Sohbetler

SAHIH IMAN 

Bizler için en büyük dava imanımızı koruyabilmektir. Eğer bir kul imanını korur ve bu hal üzere ölür ise yakayı kurtarır. Günahkâr ise ya affolunur yahut günahı ölçüsünde cehennemde yanar ama yine kurtulur. Salih bir kimse ise cennete girer. Allah-u zü’l-Celâl söyle buyurmaktadır; 

“Kimin (sevap) tartısı ağır gelirse artık o hoşnut kalacağı bir yaşayıştadır. Cennetliktir. Fakat kimin (sevap) tartısı hafif gelirse onun varacağı yer haviyedir. Onun ne oldugunu nereden bileceksin. O çok sıcak bir ateştir.”1 

Bir müminin bir iyiliğine karşılık amel defterine on sevap yazılır. Bir günahına karşılık ise sadece bir günah yazılır. Allah-u zü’l-Celâl (c.c.) şöyle buyurmaktadır; 

“Kim (Allah huzuruna) iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır. Kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.”2 

Sağımızda bir melek vardır sevabı yazar, solumuzda bir melek vardır günahı yazar. Allah (cc) şöyle buyurmaktadır; 

Şüphe yok ki üzerinizde bekçiler, çok şerefli yazıcılar (kiramen katibîn) vardır. Onlar yaptıklarınızı bilmektedirler.”3

Imanımızı teşkil eden hususlar şu esaslar üzerinde toplanmaktadır. “Âmentü billah” Allah (c.c.) vardır, birdir. Seriki ve neziri yoktur. Mekândan münezzehtir. Allah (c.c.) her şeyi işitir ve görür. Kuvvet ve kudret sahibidir. Her seyin sahibi O’dur. Doğmamış ve doğrulmamıştır. Esmâu’l-Hüsnâ’sı vardır. Binbir ismi vardır. Isimleri Kur’an’da ifade edilmektedir. Doksan dokuz ismi levhalarda yazılıdır. Her bir ismin ayrı ayrı manaları vardır. 

“Ve Melâiketihî” Allah-u zü’l-Celâl’in melekleri vardır. Melekler yemezler ve içmezler, onlar için erkeklik ve dişilik yoktur. Meleklerin sayısını anca Allah (c.c.) bilmektedir. Onların bir kısmı kullarla ilgili emirlerde vazifelidir. 

Bunlarla birlikte cinler ve şeytanlar da vardır. Cinler ve şeytanlar birbirlerine yakındır. Cinler içinde iman edenler vardır. Nitekim bir zaman geldiler Hazret-i Muhammed’in çağrısını işittiler. Bunlardan bazıları Islamiyet’i kabul ettiler. Seytanlara gelince onların adedini ancak Allah (c.c.) bilir. Seytanların çeşitleri vardır. 

Şimdi Meleklerin, cinlerin ve şeytanların varolduğuna iman ediyoruz. 

“Ve Kutubihî” kitaplara ve suhuflara da iman ettik. Peygamberlere dört kitap geldi. Yüz suhuf da parça parça peygamberlerin bazılarına indi. Zebur Davut (a.s.)’a, Tevrat Musa (a.s.)’a, Incil Isa (a.s.)’a Kur’an Hazret-i Muhammed (s.a.v.) efendimize geldi. Dört kitap ve yüz suhuf Kur’an-ı Kerim’de cem oldu. Kur’an’a iman eden ehl-i imandır. Kur’an’a iman etmeyen ehl-i küfürdür. Tevrat, Zebur, ncil ve suhuflar nesh oldu yani hükmü geçersiz oldu. Allah (c.c.) tarafından inen tüm kitaplar ve suhuflar Kur’an-ı Kerim’in içinde toplandı. Tüm bunlara iman ettik. 

“Ve Rusulihî” peygamberlere de iman ettik. Bir müminin bütün peygamberlerin Hakk Tealâ tarafından gönderildiğine iman etmesi gerekmektedir. Bir Müslüman Hıristiyanlara öfkelense ve “Siz Hazret-i Muhammed’e, bizim peygamberimize iman etmiyorsunuz ben de Hazreti Isa’yı kabul etmiyorum” dese kâfir olur. 

“Ve’l-Yevmi’l-ahiri” ahiret gününe iman ettik. Ahiret gününe yani öldükten sonra dirilmeye, mahserin kurulacağına ve yaptıklarından dolayı insanların hesap vereceğine iman ettik. “Ve bi’l-Kaderi Hayrihi ve Şerrihi Minallah-u Teâlâ” yani kadere iman ettik. Hayrın ve şerrin Allah (c.c.)’tan olduğuna ama kulların irade-i cüzilerinin de bulunduğuna iman ettik. Kul cüz’î iradesini kötüye kullanmayacaktır eğer böyle yaparsa Allah (c.c.) kulun iradesini halketmekte (yaratmakta) ve bu vesile ile günahı kesbetmiş (işlemiş) olmaktadır. 

Insanların irade-i cüzileri vardır. Bu sebeple insanoğlu günahından ve sevabından sorumludur. 

“Ve’l-Ba’su Ba’del-Mevti Hakkun” bu mühim davadır yani Mahşer kurulacak sualler sorulacaktır. Ehl-i iman cennete ehl-i küfür cehenneme sevkedilecektir. 

Bir kişinin mümin olabilmesi ve cennete girebilmesi için bu altı şarta iman etmesi, bunları ve bunlara mütaallik hususları tastik etmesi, asla şüpheye düşmemesi gerekmektedir. Bu itikadî noktalardan birine şüphe getirmek kişiyi iman dairesinden çıkartır. Amentü’ye iman etmek iman-ı taklidî’dir. Kul bunlara iman eder fakat amelde kusur işlerse imandan çıkmaz, kafir olmaz. Belki rabbim bu kişinin kusurunu affeder. Belki de cehennemine atar ama gene çıkarır. Bunun yanında Kişi Amentü’nün şartlarından birini inkâr etmekle kafir olur. Bu hususa çok dikkat etmek gerekmektedir. 

Bu konuyu dile getirdim ki en mühim dava iman davasıdır, imanı korumak ve kollaştırmaktır. Allah-u zü’l- Celâl ahir akıbetimizi hayreylesin. (amin) 

EHLULLAH YOLUNDA ŞERIAT TARÎKAT DENGESI 

Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır; 

“Iyilik ederseniz ancak kendinize iyilik etmiş olursunuz.”4 

Yapılan iyilikler dönüp dolaşır iyilik yapana geri gelir. Yapılan hayır hasenât ancak kişinin kendisi içindir. Kendisine bu iyilikleri iade edilir. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır;

 “Kişi, hayır namına her ne verdi ise ancak ödünç vermiştir. Vermiş olduklarının on katı, yediyüz katı ve daha katkat fazlası kendisine iade edilmektedir.”5 

Kul yapmış olduğu iyilikleriden, verdiklerinin kat kat fazlası ile beraber kendisine iade edilmesi sebebi ile zarar değil kar etmektedir. 

Şimdi bizlere ihsan olunan her nimetin bir şükrü ve hayrı vardır. Elin hayrı vardır. Dilin hayrı vardır. Dil zikretmek için yaratılmıştır. El hayra uzanmak için yaratılmştır. Elin dili vardır, ayakların da dili vardır. Bunlar yapmış oldukları hayırları yahut günahları birbir anlatacak ve kişinin lehine yahut aleyhine şahitlik yapacaklardır. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır; 

“O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik edecektir.”6 

Allah (c.c.)’ın huzurunda vücudun organları lisana gelir. Kişi eğer günahkâr ise kulaklar “Sen beni aldattın, ben sana hizmet etmiş iken bugün cehenneme beni layık ettin.” diyerek şikâyet eder. Eller de “Sen beni kötü yerlerde kullandın, hayır yerlere uzatmadın şimdi ise ben de seninle birlikte ceza çekiyorum” diyerek şikâyetçi olur. Netice şudur ki bizlere verilen tüm nimetler ve organların yegâne vazifesi Hakk’a hizmettir. 

Allah-u zü’l-Celâl, Rasulüne hitap ederek söyle buyurmaktadır; 

“Habibim onlara şöyle, sizler eğer Allah’a âşıksanız, Allah (c.c.)’ı seviyorsanız, benim peşimden gelin, bana uyun ki Allah (c.c.) da sizleri sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah (c.c.) son derece bağıslayan ve acıyandır.”7 Bu sebepten dolayı ki, Allah sevgisine ve bunun idrakine mazhar olan ehlullah yolunda olan kimseler tasavvuf, tarîkat, şeriat, hakikat, Marifet gibi kavramların iç içe olduğunu, bir birine bağlı bulunduğunu bilmektedirler. Şimdi şeriatsız tarîkat olmaz, şeriatsız tarîkat batıldır. Seriatsız tarîkat nefsin ve şeytanın hilesidir. Tarîkat ve şeriat birbirine bağlıdır. Biri olmadan diğeri de olmazdır. Nitekim bizim yolumuz şeriat, tarîkat, hakikat ve marifet yoludur. Bizim yolumuz enbiyaların evliyaların yoludur. Bizim yolumuz Kuran ve Sünnet yoludur. Bu yolda olanların hayatları bitmez, tebdîl olur. Bu ehlullah yolunda, fanî ömür ikmal edilince bir beldeden baska bir beldeye göçülür. Kabir kapısı cennet kapısıdır. Allahrasulü (s.a.v.) “Kabir cennet bahçelerinden bir bahçedir…”8 buyurmaktadır. Bir sadık kul kabir kapısına girdiği zaman cennetin kapısından girmiş olur. Bundan dolayı amellerimizi ihlasiyet, samimiyet ve sadakatla yapalım. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır; 

“Sizler insanlar içinden çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz.”9 Ümmetlerin en sevgilisi, Allah (c.c.) nezdinde insanların en makbulü imanı ile yasayan Ümmet-i Muhammed’dir. Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’e ümmet olmak ne büyük bir mutluluktur. man ve ihlasiyetle yaşamak ebediyet yurdunun saadetini temin eder. Mümin için ölüm ancak hayatın devamıdır. Onlar için kabirde, mahşerde ve sırat köprüsünde sıkıntı olmayacaktır. Onlar cennete dâhil olacaklar ve neticede Cemâlullah’ı seyredeceklerdir. Bu kapıya rabbimizin rızasına ulaşmak ve onun cemalini görmek için geldik. Öyleyse bu yolda O’nu görene kadar, O’n bulana kadar devam edeceğiz. Allah-u zü’l-Celâl cemalini göstereceğini vaat etmiştir. Yine müminleri cennetine koyacağını vaat etmiştir. Cennette dert bela yoktur, hastalık yoktur. Ebediyetle saadet vardır. Orada müminler aileleriyle birlikte yaşayacaklardır. Işte tüm bu nimetlerin anahtarı tevhittir. Dilimizden ve kalbimizden tevhit ve lazf-ı celâl zikrini düşürmeyelim. Çok zikredim. 

Allah-u zü’l-Celâl’in manevî kapısı olan tasavvuf yoluna hizmet edenler başkalarına karşı güler yüz göstermek mecburiyetindedirler. Dinde büyüklere hizmet etmek onlara hürmet etmek vardır. Bu dergâh velilerin seyyidi olan Abdülkadir Geylanî hazretlerinindir. Bu kapıya sevgi beslemek ve bu kapıda olanlara güler yüz göstermek ehlullah yolunda olan herkesin vazifesidir. 

Bazı sofular kendisinin hata ettiğinin farkına varmaz da “Aşikâr zikir çekersen hata edersin” der. Bir mesele lüzum eder de sorulursa cevabı için önce Kur’an-ı Kerim’e sonra hadislere basvurulur. Sorular şerî hükümler dâhilinde ve bir usul ile cevaba kavuşturulur. Meseleler böyle halledilir. Islamiyet’te hiç kimseye kendi re’y ve görüşü ile yani şerî usulden bağımsız olarak meseleler hakkında karar verme yetkisi verilmemiştir. Allahrasulü (sav), Muaz bin Cebel hazretlerini Yemen’e vali olarak tayin ederken “Yâ Muaz insanlar arasında ne ile hüküm vereceksin?” diye sordu o da “Allah’ın kitabı ile” cevabını verdi. Allahrasulü (s.a.v.) “Eğer bir mesele çıkar ve onu Allah’ın kitabında bulamaz isen ne yapacaksın?” diye sordu, Muaz (r.a.) “Allah’ın Rasulünün sünneti ile hükmedeceğim” cevabını verdi. Allahrasulü “Yâ onda da bulamaz isen” diye tekrar sordu, Muaz (r.a.) “ctihat yapacağım” diyerek cevap verdi. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz bu cevaplardan memnun oldu ve Hazret-i Muaz’a dua buyurdu.10 Serî sorular kişinin fikrince halledilmezdir. Bir Müslüman bir mesele karşısında önce Allah’ın kitabına ve Resulün sünnetine bakmalı ve eğer bunlarda bulamaz ise müçtehitlerin sözlerine müracaat edilmelidir. Şüphesiz içtihat kapısı kıyamete kadar açıktır ancak içtihat belli bir yetkinlik ve usul dâhilinde seriatın ölçüsü içerisinde gerçekleşmektedir. 

Bazı kimseler toplanıp yanımıza geldiler “Hocam senden bir şey soracağız, biz bir yere gittik, oradakiler toplanmışlar, oturmuşlar zikir yapıyorlardı. “Şu halkanın kıyısına biz de oturalım, sizinle birlikte bizler de zikir yapalım” dedik. Onlar “Siz bizim zikrimize giremezsiniz, bizlerle beraber zikir yapamazsınız” dediler. “Niçin?” diye sorduk. “Çünkü siz bizim tarikatımızdan değilsiniz” dediler. Bizleri zikir halkasına almadılar, bu nasıl oluyor hocam?” diye sordular. 

Allah-u zü’l-Celâl, “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”11 ve yine “Müminler ancak kardestirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun. Işte böylece merhamete uğrarsınız.”12 buyurmaktadır. Müminler, Allah (c.c.) tarafından birbirlerine kardeş edilmistir. Müminler kardeştir. Üzüm salkımının taneleri gibi birbirlerine bağlıdırlar. Işte müminler üzüm dalının topraktan gıda aldığı gibi Hazret-i Muhammed’in ruhaniyetinden gıda alır. Eğer sen, bir sofuyu zikir halakasına kabul etmezsen, sohbetine almaz isen ehlullahın yoluna aykırı davranmış olursun. Büyük velilerin yolunda edepsizlik yapmış olursun. Nitekim ortaya bir sofra konur ve insanlardan bir kısmını davet edip diğer kısmını davet etmez isen edebe aykırı davranmış olursun. Bir mümini rahmet-i ilâhiyeden mahrum etmek en büyük hata en büyük günahtır. 

Bazı sofular “Aşikâr zikir yaparsan suçlanırsın” diyorlar. Halbuki Peygamberimiz (s.a.v.) efendimiz Hazret-i Bilal’e “Çık Ey Bilal âleme Allahü Ekber diyerek ilan et” buyurmuşlardır. Bu sözü söyleyenler ezanların niçin aşikâr okunduğunun hikmetinden bîhaberdirler, bilmemektedirler. Kuran-ı Kerim gizli ve aşikâr Allah (c.c.)’ın anılmasını, zikredilmesini emretmektedir. Namazın bir bölümünün aşikâr okunması, hacıların “Lebbeyk” diyerek aşikâre feryâd u figan etmesi, Cuma günü hutbelerin aşikâr okunması tüm bunlar Islamiyetin bir bölümünü teşkil etmektir. Aşikâr zikir çekmeyi hata görenler “Dinin bir bölümünü niçin kabul etmiyoruz?” diye düşünmezler. Amentü’ye iman etmek, Allah-u zü’l- Celâl’in göndermiş olduğu bu dini bir bütün olarak kabul etmekle mümkündür. Bizim tarîkat-ı âliyemizde zikir hem gizli hem de asikar olarak çekilir. “Eğer zikir dersini aşikâr çekersen tarîkattan çıkarsın” diyenler hata etmektedirler. Bilerek yahut bilmeyerek dinin bir bölümüne, Kur’an’ın getirmiş olduğu nizamın bir bölümüne karşı gelmiş olmaktadırlar. Bizim yolumuz Kur’an ve Sünnet yoludur. Kur’an ve Sünnete uymayan tasavvufa uymamıs, tarîkata uymamıştır. Kuran ve Sünnet katında makbul olmayan herşey Ehl-i Tarîkat yanında merduttur, makbuhtur, kabul edilmezdir. 

Bizler Kuran ve Sünnet’e tabi olacağız, Allah (c.c.)’a ve Resulüne itaat edeceğiz. Emr-i ilâhî ne ise onları icra edeceğiz, Allahrasulü’nün sünnetini yasayıp, yasatacağız. Allahrasulü şöyle buyurmustur; “Benim Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.”13 

Tüm bunları bizim lisanımızdan duymus olun diye aktardım. “Şeyhimiz kendi lisanından konuştu artık kabul ederseniz edersiniz, etmezseniz etmezsiniz.” deyiniz. Bunda üzülecek bir şey yoktur.  


1 Karia Suresi, Ayet 6-11. 
2 Enâm Suresi, Ayet 160.  
3 Infitar Suresi, Ayet 10-2.  
4 Isrâ Suresi, Ayet 7. 
5 Bakara Suresi, Ayet 245; Hadid 11. 
6 Nur Suresi, Ayet 24; Yâsîn 65.  
7 Âl-i Imrân Suresi Ayet 31.  
8 Tirmizî (H. No. 2460).  
9 Âl-i mrân Suresi, Ayet 110. 
10 Tirmizî (H. No. 1327); Ebû Dâvut (H. No. 3592). 
11 Enbiyâ Suresi, Ayet 107. 
12 Hucurât Suresi, Ayet 10. 
13 Sahihu Buhârî (4776); Sahihu Müslim (1401); Sünenu Nesâî (5324), vd.

Kommentare sind geschlossen.